Kulak, Göz, Ağız ve Burun ile İlgili Deyimler

DEYİMLER VE ANLAMLARI

KULAK İLE İLGİLİ DEYİMLER

  • Kulak ardı etmek: Söylenen bir şeyi duymazlıktan gelmek; vurdumduymaz olmak.
  • Kulak asmamak: Önem vermemek, umursamamak, önemsememek.
  • Kulak kabartmak: Belli etmemeye çalışarak dinlemek.
  • Kulak misafiri olmak(deyiminin anlamı) Yanında, yakınında konuşulan bir şeyi belli etmeden dinlemek.
  • Kulak tıkamak: Bir şeyi duymazlıktan gelmek.
  • Kulak vermek: Merak edip dinlemek, işitmeye çalışmak.
  • Kulakları (kulağı) çınlasın: Kendisinden söz edildiği ortamda bulunmayan sevilen bir kişiyi anarken söylenir.
  • Kulağı delik: Olup bitenleri çabuk haber alan.
  • Kulağı kesik: Her şeyi bilir, yanılmaz, aldanmaz.
  • Kulağı kirişte olmak: Ne söyleneceğini işitmek için çok dikkatli olmak.
  • Kulağına çalınmak: Başkasına bir şey söylenirken kendisi de şöyle böyle duymuş olmak.
  • Kulağına girmek: Söylenilen sözlere önem vermek, doğruluğuna inanıp o yolda davranmak.
  • Kulağına kar suyu kaçmak: Rahatını kaçıran bir haber almak.
  • Kulağına sokmak: Bir duruma ya da söze hazırlamak için önceden kısaca anlatmak, düşünce aşılamak, telkin etmek.
  • Kulağına küpe olmak: Başa gelen bir durumdan alınan dersi hiç unutmamak.
  • Kulağını bükmek: Bir sorun karşısında dikkatli davranmasını söylemek, uyarmak.
  • Kulağını çekmek: Ders olsun diye hafif bir ceza vermek.
  • (Birinin) Kulağını çınlatmak: Bir muhabbet esnasından birinin lafı geçmek, onu anmak.
  • Kulağını kiraya vermek: Söylenen bir şeyi iyi dinlememek.
  • Kulakları paslanmak: çoktan beri müzik dinlememiş olmak.
  • Kulaklarını dikmek: Genellikle hayvan için kullanılır, dikkat kesilmek demektir.
  • Kulaklarının pasını gidermek: Çoktan beri müzik dinlememişken büyük bir zevkle müzik dinlemek.
  • Kulaktan dolma: Şurada burada işitilerek edinilen bilgi.
  • Kulaktan kulağa: Ondan ona gizlice söylenerek.

GÖZ İLE İLGİLİ DEYİMLER

  • Göz açamamak: Yoğun ve sıkı işleri yüzünden başka bir işle ilgilenmeye vakit ve fırsat bulamamak.
  • Göz açıp kapayıncaya kadar(deyiminin anlamı) Pek kısa bir zamanda.
  • Göz açtırmamak: (Başka bir iş yapmasına) Vakit ve fırsat vermemek.
  • Göz alabildiğine: Gözün görebileceği en uzak yerlere kadar.
  • Göz alıcı: Güzelliği hemen dikkati çeken, alımlı.
  • Göz almak: Göz kamaştırmak.
  • Göz aşinalığı: Karşılaşılan bir kimseyi önceden kısa bir süre görmüş olmaktan doğan tanıma.
  • Göz atmak: Kısaca bakıvermek.
  • Göz aydına gitmek: Sevinçli durumdaki bir kimseye “gözün aydın” deme gitmek.
  • Göz banyosu: Güzel kimseler hoşlanarak bakmak, etkisinde kalınan güzellikten, seyrederek zevk almak.
  • Göz boyamak: Nitelikçe kötü bir şeyi, iyi gibi göstermek, böylece karşısındakini aldatmak; bir şey, olduğundan farklı görünmek.
  • Göz (nazar) değmek: Uğursuzluğuna, kötülüğü dokunacağına inanılan birinin kıskançlık ya da hayranlıkla bakması sonucu kötü bir duruma düşmek.
  • Göz dikmek: Bir şeyi ele geçirmek isteğine kapılmak.
  • Göz doldurmak: Görünüşüyle umulduğundan çok etkilemek.
  • Göz doyurmak: (Bir şey) Görünüşüyle etkili olmak, seyredenlere zevk vermek.
  • Göz etmek: Başkalarının gizlediği isteklerini birine göz kırparak ya da gözlerini oynatarak anlatmak.
  • Göz gezdirmek:
    1. Yazılmış bir şeyi kendini vermeden okumak.
    2. Birçok şeye dikkatsiz bakıp geçmek.
  • Göz göre (göz göre göre):
    1. Herkesin gözü önünde.
    2. Apaçık, utanmadan, çekinmeden.
  • Göz göz: Üzerinde birçok göz (delik) bulunan.
  • Göz göze gelmek: Bakışları karşılaşmak.
  • Göz gözü görmemek: Sis, duman, toz gibi engellerden ortalık görülememek.
  • Göz hakkı: Görülüp de imrenilebilecek ufak tefek şeylerden, görenlere verilen pay.
  • Göz hapsine almak: Bakışlarını üzerinden ayırmamak, hiçbir davranışını gözden kaçırmamak.
  • Göz kamaştırmak:
    1. (Kuvvetli ışık ya da parlaklık) Kısa bir zaman için görüşü bulandırmak.
    2. Hayran etmek, görenleri hayran bırakmak.
  • Göz kararı: Ölçü ya da tartıyla kullanılan şeylerde göz oranlaması.
  • Göz kesilmek: Bütün dikkatiyle bakmak.
  • Göz kırpmadan: Acımadan, merhamet etmeden, hiç çekinmeden, duraksamadan.
  • Göz kırpmak: Birine amacını işaretle anlatmak için bir gözünü bir an için kapayıp açmak.
  • Göz koymak: Bir şeyi ele geçirme isteği gütmek.
  • Göz kulak olmak: Bir şeyin korunmasında dikkatli olmak.
  • Göz kuyruğuyla bakmak: → Göz ucuyla bakmak.
  • Göz nuru:
    1. Görme yeteneği.
    2. Göz emeği.
  • Göz nuru dökmek: İnce, değerli bir şey oluşturmak için göz emeği harcamak.
  • Göz önüne getirmek: Tasarımlamak, hesaplamak.
  • Göz süzmek: Göz kapaklarını birbirine yaklaştırarak, baygın baygın bakmak.
  • Göz ucuyla bakmak: Başını çevirmeden, gözlerini yana çevirerek bakmak.
  • Göz yıldırmak: Güç yitirecek etki yapmak, moral bozmak.
  • Göz yummak: Kusurları görmezliğe gelmek.
  • Göz yummamak:
    1. Kusurları görmemezliğe gelmemek!
    2. Hiç uyumamak.
  • Gözden çıkarmak: Yokluğuna katlanmak, elden gitmesine razı olmak.
  • Gözden düşmek: Daha önce kendisine değer vermiş kimselerin sevgi ve güvenini yitirmek.
  • Gözden geçirmek: Bir şeyin ne olduğunu, nasıl olduğunu anlamak için her yanına bakmak, incelemek, muayene etmek, denetlemek.
  • Gözden kaçmak: Nasılsa görülmemiş farkına varılmamış olmak.
  • Gözden kaybolmak: Ortadan çekilmek ya da görülmez olmak.
  • Gözden sürmeyi çekmek (çalmak): Çalamayacağı bir şey bulunmayacak denli becerikli hırsız olmak, kimseye sezdirmeyerek, çok becerikli biçimde hırsızlık yapmak.
  • Gözden uzaklaşmak: Ayrılıp başka yere gitmek, görülmez olmak.
  • Göze almak: Gelebilecek her türlü zararı ve tehlikeyi önceden kabul etmek.
  • Göze batmak:
    1. Bakanları tedirgin edecek gibi aykırı, uygunsuz ya da yakışıksız görünmek.
    2. Çekememezliğe yol açmak.
  • Göze çarpmak: Başka şeyler arasında kolayca görülebilmek.
  • Göze diken olmak: Başkalarını rahatsız eden bir insan durumuna gelmek.
  • Göze gelmek: Kendisine göz değmek.
  • Göze girmek: İlgi, sevgi, güven ve önem kazanmak, beğenilmek.
  • Göze görünmek:
    1. Görünür duruma gelmek, var olduğu belli olmak.
    2. Var olmadığı halde varmış gibi görünmek.
  • Göze görünmemek:
    1. Ortaya çıkmamak, ortalıkta dolaşmamak, ortada görünmemek.
    2. Kendisi var olduğu halde göz onu görememek, önemi olmamak.
  • Göze göz, dişe diş: Misilleme, aynıyla acısını çıkarma, kısasa kısas.
  • Gözle yemek, gözüyle yemek, gözleriyle yemek:
    1. Bir şeye pek istekle ve dik dik bakmak.
    2. Göz değdirmek, uğursuzluk getiren bakışlarla bir kimsenin kötü duruma düşmesine neden olmak.
  • Gözleri bayılmak: Uyku, arzu gibi herhangi bir hal gözlerine vurmak, gözlerinden belli olmak.
  • Gözleri çakmak çakmak olmak: Ateşli hastalıktan ya da öfkeden gözleri kızarmış ve parlamış olmak.
  • Gözleri çekik: Yarı kapanmış gibi göz kapaklarının arası dar olan.
  • Gözleri çukura gitmek (kaçmak): Her hangi bir hastalık yüzünden gözleri çökmüş gibi görünmek.
  • Gözleri dolmak (dolu dolu olmak): Ağlayacak kadar duygulanmak.
  • Gözleri dönmek:
    1. Can çekişirken gözlerinin karası kapak altına kaçmak.
    2. Öfkesinden ne yaptığını bilmemek.
  • Gözleri evinden oynamak (fırlamak): Gözlerini gereğinden çok açıp öfkesi ve telaşı gözlerinden belli olmak.
  • Gözleri fal taşı gibi açılmak: Hayretten gözleri fırlamak.
  • Gözleri kan çanağına dönmek: Uykusuzluk, ağlama, çok içki içme gibi nedenlerle gözleri çok kızarmak.
  • Gözleri kapanmak:
    1. Ölmek.
    2. Çok uykusu gelmek.
  • Gözleri kararmak:
    1. Gözleri baş denmesinden, açlıktan, aşırı yorgunluktan iyi göremez olmak.
    2. Bayılacak gibi olmak.
  • Gözleri kıvılcım saçmak: Çok öfkelenmek, gözleri çakmak çakmak olmak.
  • Gözleri parlamak: Gözünde sevinç ve istek belirtileri görülmek.
  • Gözleri sulanmak: Gözlerine yaş gelmek.
  • Gözleri süzülmek: Göz kapakları hafif kapanmaya başlamak.
  • Gözleri velfecri okumak: Gözlerinden kurnaz, şeytanca bir zeka belli olmak.
  • Gözleri yollarda kalmak: Sevilen bir kimseyi ya da geciken bir haberi, mektubu özlemle beklemek.
  • Gözlerinde şimşek çakmak: Birden çok kızmak, ansızın pek öfkelenmek.
  • Gözlerine inanamamak: Hiç umulmayan, hatıra hiç gelmeyen bir şeyin görülmesi karşısında şaşırmak.
  • Gözlerine uyku girmemek (gözü, gözleri uyku tutmamak): Hiç uyuyamamak.
  • Gözlerini açmak: Uyanmak.
  • Gözlerini belertmek: Gözlerini açıp dik dik bakmak.
  • (Birine) Gözlerini devirmek: Öfkeyle bakmak.
  • (Bir yere) Gözlerini dikmek: Dikkatle bakmak.
  • Gözlerini (gözünü) kaçırmak: Biriyle göz göze gelmemek için gözlerini başka tarafa çevirivermek.
  • Gözlerini kapamamak: Uyumamak.
  • Gözlerinin içi gülmek: Çok sevindiği gözlerinden belli olmak.
  • Gözlerinin içine kadar kızarmak: Utancından yüzü çok kızarmak.
  • Gözü aç: Kanmak, doymak bilmez, aç gözlü.
  • Gözü açık: Uyanık ve becerikli.
  • Gözü açık gitmek: Dilediğine eremeden, istediğini yapamadan ölmek.
  • Gözü açılmak: İyiyi kötüyü ya da işine gelenle gelmeyeni ayırt eder duruma gelmek.
  • Gözü akmak: Yaralanma ya da hastalık nedeniyle kör olmak.
  • Gözü almamak: Beğenmemek, görünüşü kendisine güven vermemek, (kendine) güvenememek.
  • Gözü arkada (ardında) kalmak: Arkada bırakılan bir şeye merak ya da ilgiyle bağlı kalmak.
  • Gözü bağlı:
    1. Aymaz, gafil.
    2. Sorup soruşturmaksızın, bakıp anlamadan.
  • Gözü bulanmak: Bulanık görmeye başlamak.
  • Gözü büyükte olmak: Büyük emeller beslemek, gözü yüksekte olmak.
  • Gözü çıkasıca: İlenç anlamında söylenen söz.
  • Gözü dalmak: Gözünü bir noktaya dikip dalgın bakmak.
  • Gözü dışarıda: Eşiyle yetinmeyip karşı cinsten başka kimselerle ilişki kurmak hevesinde olan.
  • Gözü doymak: Çok istenen bir şeyi çokça, elde ettikten sonra artık daha çoğunu istememek.
  • Gözü dönesi: Geberesi.
  • Gözü dönmek: Azgın bir isteğin ya da öfkenin etkisi altında ne yaptığını bilmez bir duruma gelmek.
  • Gözü dumanlanmak: Öfkeden gözü hiçbir şey görmez duruma gelmek.
  • (Bir şeyi) Gözü gibi sakınmak: O şeye aşırı ilgi ve özen göstermek, önemle bakıp korumak.
  • (Bir şeyi) Gözü gibi sevmek: Pek çok sevmek.
  • (Bir şeye) Gözü gitmek: Bir şeyi elinde olmayarak, rastgele görmek.
  • Gözü gönlü açılmak: Neşelenmek, ferahlamak.
  • Gözü gönlü tok: → Gönlü tok.
  • Gözü görmemek: Belli bir şeyin dışında başka bir şeyle ilgilenmemek.
  • (Birini, bir şeyi) Gözü görmez olmak: Artık ona değer vermemek.
  • Gözü hiçbir şey görmemek:
    1. Çok önemsediği bir işe bağlanıp başka hiçbir şeyle ilgilenmemek.
    2. Kızgınlığa kapılıp sonunu düşünmeden en kötü şeyleri yapacak duruma gelmek.
  • Gözü ısırmak: Bir kimseyi tanıyor gibi olmak, yüzü yabancı gelmemek.
  • Gözü ilişmek: İstemeden görüvermek.
  • Gözü kalmak: Bir şeyi beğenip elde etme arzusunu yenememek.
  • Gözü kapalı:
    1. Düşünüp taşınmayı gerekli görmeden.
    2. Dünyadan haberi olmayan.
  • Gözü kararmak:
    1. Umutsuzluğun, öfkenin ya da azgın isteğin etkisi altında ne yaptığını bilmez duruma gelmek.
    2. Başı dönmek, hafif baygınlık geçirmek.
  • Gözü kaymak:
    1. İstemeyerek bakıvermek.
    2. Gözünde hafifçe şaşılık bulunmak, gözü ara sıra hafif şaşılaşmak.
  • Gözü keskin: Çok iyi gören.
  • (Bir işi) Gözü kesmek: Bir işi yapabilme konusunda kendisinde güç ve yeterlilik bulmak, kendisine güvenmek.
  • Gözü kızmak: Zorlu, sert davranışlara girişecek ölçüde öfkelenip ateşlenmek.
  • Gözü korkmak: Acı bir denemeden sonra birinden ya da bir şeyden zarar gelebileceği kanısına varıp bir daha denemeyi göze almamak.
  • (Bir şeyin) Gözü kör olsun(teklifsiz konuşmada) Gereksinme duyulan şeyin elde bulunmaması nedeniyle bir iş yürümediği zaman söylenir.
  • (Bir şeyde) Gözü olmak (olmamak): Bir şeyi ya da bir kimseyi elde etmek isteği beslemek (beslememek).
  • Gözü pek: Korkusuz, atılgan, pek cesur.
  • Gözü sönmek: Kör olmak.
  • Gözü sulu(teklifsiz konuşmada) Önemsiz nedenler karşısında bile gözyaşlarını tutamayan.
  • (Bir şeye) Gözü takılmak: Dikkati çeken bir şeye vakit vakit ya da dalarak bakmak, gözünü ondan alamamak.
  • Gözü tok: Gözü malda olmayan.
  • Gözü toprağa bakmak: Ölmek üzere olmak, bir ayağı çukurda olmak.
  • Gözü tutmak: Güvenmek, beğenmek.
  • Gözü tutmamak: Güvenmemek, beğenmemek.
  • (Bir işi) Gözü yememek: O işi becerebileceğine aklı yatmamak.
  • Gözü yılmak: Yürek gücü sarsılmak, korkmak.
  • Gözü yolda (yollarda) kalmak: Birisinin gelmesini merak ve istekle beklemek.
  • Gözü yüksekte (yükseklerde): Yüksek emeller peşinde olan.
  • Gözüm! (Gözümün nuru): Sevgi anlatan bir seslenme sözü.
  • Gözüm çıksın (kör olsun): Bir şeyin doğruluğuna inandırmak için kullanılan ant içme sözü.
  • (Birini) Gözüm görmesin: Bana hiç görünmesin, yüzünü görmek istemem.
  • Gözün aydın! Sevinçli bir olay dolayısıyla kullanılan bir kutlama sözü.
  • Gözünde büyümek: Bir şey, birine olduğundan büyük, zor ya da önemli görünmek.
  • Gözünde büyütmek: Önemsiz olan bir şeye fazla önem verip ondan korkar duruma gelmek.
  • (Bir kimse ya da bir şey birinin) Gözünde (şöyle ya da böyle) olmak: Ona göre öyle sayılmak.
  • (Bir şey birinin) Gözünde olmamak: Herhangi bir üzüntü ya da zor durum dolayısıyla o şeye değer verecek, ilgi duyacak durumda bulunmamak.
  • Gözünde tütmek: Çok özlemek göreceği gelmek.
  • Gözünden kaçırmamak: Dikkatle izlemek.
  • Gözünden uyku akmak: Çok uykulu olmak.
  • Gözüne bakmak: → Gözünün içine bakmak.
  • Gözüne çarpmak: Rastlantıyla görmek.
  • Gözüne dizine dursun! Nankörlük eden kimseye karşı söylenen kötü dilek, beddua sözü.
  • (Birinin) Gözüne girmek: Sevgi, güven ve ilgisin kazanmak.
  • Gözüne hiçbir şey görünmemek: Kendi derdi dolayısıyla hiçbir şeye değer vermemek, her türlü tehlike karşısında ilgisiz kalmak.
  • (Bir şey) Gözüne ilişmek: Bir şeyi rastgele görmek.
  • Gözüne kestirmek:
    1. Başarabileceğini ummak.
    2. Beğenisine uygun bulmak.
  • Gözüne sokmak: Bir kimsenin göremediği ya da bulamadığı bir şeyi, ona sert bir tavırla göstermek, görmeye mecbur etmek.
  • Gözüne uyku girmemek: Uyuyamamak, uykusuz kalmak.
  • (Kendi) Gözünü açmak: Uyanık, dikkatli bulunmak.
  • (Birinin) Gözünü açmak: Görüşünü değiştiren bilgi edinmesini sağlamak, uyarmak, gerçeğe yöneltmek.
  • (Bir yerde) Gözünü açmak: Orada iken aklı ermeye başlamak.
  • Gözünü ağartmak: Dik dik bakmak, bakışını sertleştirmek, suratını asmak.
  • (Bir şeyden) Gözünü ayırmak: Bir şeye bakmaktayken gözünü başka tarafa çevirmek.
  • (Birinin) Gözünü bağlamak: Akıl ve duygularını yanıltmak, doğruyu göremez duruma getirmek.
  • (Bir şeyin) Gözünü çıkarmak(teklifsiz konuşmada)
    1. İyisi dururken kötüsün seçmek.
    2. Bir işi çok kötü bir biçimde yapmak.
  • Gözünü daldan budaktan (çöpten) esirgememek (sakınmamak): Olur olmaz tehlikelere aldırmamak, tehlikelerden korkmamak.
  • Gözünü dikmek: Gözünü ayırmadan bir yere bakıp durmak.
  • Gözünü doyurmak: Bol bol vermek.
  • Gözünü dört açmak: Çok dikkatli ve uyanık bulunmak.
  • Gözünü gözüne dikmek: Birinin gözüne sürekli olarak bakmak.
  • Gözünü kırpmamak: Hiç uyuyamamak.
  • Gözünü kan bürümek: Adam öldürecek ölçüde öfkelenmek.
  • (Birinin) Gözünü korkutmak: Yıldırmak.
  • Gözünü sevdiğim: Sevgi anlatmak için kullanılır.
  • Gözünü seveyim(teklifsiz konuşmada) Rica, sevgi ya da hafifçe kınama sözü olarak kullanılır.
  • Gözünü toprak doyursun: Kendisinde olan ya da kendisine verilen şey ne kadar çok olursa olsun, bunu az bulan aç gözlü kimseler için ilenme olarak söylenir.
  • Gözünü yummak: Ölmek.
  • (Bir şeye) Gözünü yummak: Görmezlikten gelmek.
  • Gözünün bebeği gibi sevmek: Pek çok sevmek.
  • Gözünün çapağını silmeden: Sabahleyin uyanır uyanmaz.
  • Gözünün içen baka baka: Cesaret ve soğukkanlılıkla.
  • (Birinin) Gözünün içen bakmak:
    1. Bir kimsenin üstüne titremek.
    2. Buyruğunu yerine getirmeye hazır bulunmaz.
    3. Bir arzusunun yapılması için gözleriyle birine yalvarır durum almak.
  • Gözünün kuyruğuyla (ucuyla) bakmak: Belli etmemeye çalışarak yandan bakmak.
  • Gözünün önünden gitmemek: Hep görür gibi olmak, bir türlü unutamamak.
  • (Birine) Gözünün üstünde kaşın var dememek: Birinin her davranışını hoş görmek, alınmasına yol açacak hiçbir şey söylememek.
  • (Birinin) Gözünün yaşına bakmamak: (deyiminin anlamı) Hiç acımamak, sızlanmasına aldırış etmemek.
  • (Bir şeye) … gözüyle bakmak: (Bir şeye) … gibi bakmak.
  • Gözüyle görmek: Görmüş olduğunu kesinlikle, inandırıcı olarak belirtmek.

 

 

BURUN İLE İLGİLİ DEYİMLER

  • Burun buruna: Birbirine pek yakın ve yüz yüze.
  • Burun buruna gelmek(deyiminin anlamı) Çok yakın olarak karşı karşıya gelmek.
  • Burun kıvırmak: Önem vermemek, beğenmemek.
  • Burun şişirmek: Kibirlenmek.
  • Burnu büyük: Kibirli, burunlu.
  • Burnu havada olmak: Kendini pek beğenmiş olmak.
  • Burnu Kaf dağında: Pek kibirli.
  • Burnu kanamamak: Tehlikeli bir durumda hiçbir yara almadan kurtulmak.
  • Burnu sürtülmek (burnunu yere sürtmek): 1. Büyüklenme huyundan vazgeçip uysallaşmak zorunda kalmak. 2. Sıkıntı çektikten sonra daha önce beğenmediği bur durumu kabul etmek.
  • Burnunda tütmek(deyiminin anlamı) Çok özlemiş olmak, çok istemek.
  • Burnundan fitil fitil gelmek: İyi bir şeye eriştikten sonra sırf bu yüzden çok kötülük görerek eriştiğine pişman olmak.
  • Burnundan kıl aldırmamak: Kendisine söz söyletmez, huysuz ve gururlu kimse.
  • Burnundan solumak: Aşırı öfkelenmiş olmak, işi başından aşkın olmak, çok işi olmak.
  • (Birini) Burnundan yakalamak: Hiçbir bahaneyle kaçınamayacağı bir durumda yakalamak.
  • Burnunu sıksan canı çıkacak: Çok zayıf ve güçsüz kimseler için kullanılır.
  • Burnunu sokmak: Gerekmediği, istenmediği halde bir işe karışmak.
  • Burnunun dibinde olmak: Göremediği pek yakınında olmak.
  • Burnunun dikine (doğrusuna) gitmek: Öğüt dinlemeyerek hep kinde bildiği gibi davranmak.
  • Burnunun direği kırılmak(deyiminin anlamı) Pek pis bir koku duyarak rahatsız olmak.
  • Burnunun direği sızlamak: (Maddi veya manevi) Çok acı duymak.
  • Burnunun ucunu görememek: Çok sarhoş olmak.
  • Burnunun yeli harman savuruyor: Çok büyüklenenler için söylenir.

 

AĞIZ İLE İLGİLİ DEYİMLER

  • Ağız alışkanlığı(deyiminin anlamı) Sık sık söylendiği için bir sözü ağzından bir anda kaçırma.
  • Ağız aramak: Birisinin gizlemek istediği sanılan bir sorunu, sözü o sorun üzerinde dönüp dolaştırarak sezmeye çalışmak, ağız yoklamak.
  • Ağız değişikliği: Yemeğin çeşidinde değişiklik.
  • Ağız değiştirmek: Önce söylendiğinden başka türlü konuşmak.
  • Ağız eğmek:
    1. Yalvarmak, minnet etmek.
    2. Beğenmemek, küçümsemek, bir kimsenin sözlerini alaylı biçimde tekrarlamak.
  • Ağız kalabalığı: Çabuk söylenen ve birbirini tutmayan, gelişigüzel sözler.
  • Ağız kavafı: Satıcılar gibi, insanı kandırmak için çok söz söyleyen.
  • Ağız kahyası: Birinin adına rastgele söze karışan ya da onun söz söylemesini engelleyen kimse.
  • Ağız tamburası çalmak: Sözle avutmaya çalışmak.
  • Ağız yapmak: Duygularının, düşüncelerini olduğundan başka türlü gösterecek yolda dil kullanmak.
  • Ağza düşmek: Dedikodu konusu olmak.
  • Ağza tat, boğaza feryat: Miktarı pek az olan yenecek şey.
  • Ağızdan ağza: Herkes birbirine söyleyerek.
  • Ağzı açık ayran delisi: Yeni gördüğü her şeye alık alık bakan.
  • Ağzı çiriş çanağına dönmek: Ağzı kuruyup acılaşmak.
  • Ağzı gevşek: Sır tutmaz.
  • Ağzıyla kuş tutsa: Ne yapsa, ne kadar çaba ve ustalık gösterse…
  • Ağzı kulaklarına varmak: Çok sevinmek.
  • Ağzı laf (lakırdı) yapmak: Bir konuyu etkili bir biçimde anlatacak güçte olmak.
  • Ağzı pek (ağzı sıkı): Sır çıkmaz.
  • Ağzı sulanmak: İmrenmek.
  • Ağzı süt kokmak: Çok genç ve toy olmak.
  • Ağzı teneke kaplı: (teklifsiz konuşmada) Çok sıcak ya da çok acı şeyleri kolaylıkla içebilen ya da yiyebilenler için şaka yollu söylenir.
  • Ağzı torba değil ki büzesin (alemin, herkesin): Dedikodunun önüne geçilemeyeceğini anlatır.
  • Ağzı var, dili yok: Pek sessiz, uysal, yumuşak huylu, kendi halinde bir kimseyi tanımlamak için söylenir.
  • Ağzı yanmak (bir şeyden): Zarar ve kötülük görmek, dersini almak.
  • Ağzına abdestle almak: Bir şeyi saygıyla, değer vererek anmak.
  • Ağzına bir parmak bal çalmak: Birini tatlı sözlerle ya da şöyle böyle bir iyilikle oyalamak.
  • Ağzına bir zeytin verir, altına bir tulum tutar: Yaptığı küçük iyiliklere karşılık büyük çıkar bekler.
  • Ağzına geldiği gibi: Enini sonunu düşünmeden, rastgele, ölçüp biçmeden.
  • Ağzına gem vurmak: Susturmak, söyletmemek.
  • Ağzına taş almış: Söze karışmayıp susanlar için kullanılır.
  • Ağzında bakla ıslanmamak: Hiç sır saklamamak.
  • Ağzından girip burnundan çıkmak: Diller dökerek, kırk dereden su getirerek birini kandırmak.
  • Başına (ensesine) vur, ağzından lokmasını al: Uysal, sessiz ve olaylar karşısında tepki göstermeyen kimseler için söylenir.
  • Ağzının kaytanını çekmek: (argo) Şom ağızlı olmak.
  • Ağzının perhizi yok: Ağzına geleni söyler.

 

Öğrencilere deyimlerin anlamlarını kavratmak, cümle içinde geçen deyimlerin anlamlarını doğru tahmin etmelerini sağlamak için “Deyim Anlamlarını Tahmin Etme” adı altında bir oyun olarak düşünülmüştür. Dersin gidişatına göre öğrencilere ister bireysel isterseniz grup olarak oynatılabileceğiniz bir oyun olarak düşünülmüştür. Umarım bu konuda sizlere de faydalı olur.

 

 

 

 

 

BENZER YAZILAR

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.